20 Haziran 2017

Geliş


Geliş, Hayatının Hikâyeleri ve Diğer Öyküler - The Stories of Your Life and Others
Ted Chiang
Çeviren: M. İhsan Tatari
MonoKL Yayınları
Ocak 2017 (1. basım)
287 sayfa

Bu kitabın künyesinde sevgili İhsan'la beraber adım geçiyor ve ben bundan dolayı çok mutluyum! Çünkü İhsan, çok iyi bir arkadaş olmasının yanı sıra çok iyi bir çevirmen. Onun elinden çıkan kitaplara ancak kozmetik düzeltmeler önerebiliyorum ya da çok minik yazım hataları bulup çıkarıyorum. Gerçi, kendisinin de itiraf ettiği üzere, dört kişi bir olup göremediğimiz bir küçücük hata var kitapta. Ona da nazar boncuğu diyoruz.

Malumunuz, Geliş (Arrival) filmi epey konuşuldu, yayınevi de kitabın esas adını iç kapağa saklayıp kitaptaki şahane öykülerin birinden esinlenen Geliş'i başlık olarak kullanmış. Bence olur, hiç sıkıntı yok. Sıkıntı şu: Ben bu filmi hâlâ izlemedim. İzleyeceğim bir ara. Umarım. Konusu açılınca kitaptan bildiğim kadarıyla konuşuyorum, o da olur bence.

Kitapta dokuz öykü var. Hepsi birbirinden farklı, hepsi ayrı bir tür deli. Kitabı okuyalı epey zaman geçti (eh, çünkü matbaaya gitmeden önce okudum) dolayısıyla detaylı anlatabilecek kadar hatırlamıyorum sanki. Fakat kitabın başlangıç öyküsü olan Babil Kulesi'ne bayıldım, hatırlıyorum. Kitabın geneline göre daha mistik bir öykü ve ilk sırada yer aldığı için bende epey yanlış bir beklenti oluşturdu. Daha mistikli, fantastikli öyküler beklerken ileride çatır çatır hard bilim kurguyla karşılaştım. Ama sonra yine mistik öğeler usulca katıldı öykülere, bilimin yanına büyüyü kattı.

Geliş filminin esin kaynağı olan Hayatının Hikâyesi de bence şahane bir öyküydü. Film için beklentimi yükselttiğini ise söyleyemeyeceğim. Bu şahane öyküden, durağan ve sıkıcı bir film çıkmış olabilir, hiç bilmiyorum. Fakat elbette izleyeceğim. Bir ara. Umarım.

Sıfıra Bölünme diye bir öykü var, içimizdeki matematikçileri fazlasıyla keyiflendirebilir. Matematikte hiçbir zaman çok iyi olmadığım halde ben bile sevdim.

Sanırım en sevdiğim öykü kitabın en sonundaki oldu. Gördüğünüzü Beğenmek: Bir Belgesel. Chiang estetik algısı üzerine düşünmüş, tartışmış, çok keyifli bir öykü halinde bize uzatmış tartışmasını. Bayıldım!

Geliş'i okumanızı şiddetle öneriyorum. Omuzlarınızdan sarsarak, gözlerimi pörtletip yüzünüze çok yakından bakarken "Okusana!" diye ısrar ederek öneriyorum. Ama benim gibi birkaç günde hızlıca bitirmeyin, zaten uzun öyküler var kitapta; tek tek, tadını çıkara çıkara okuyun.

14 Haziran 2017

Bir Yerde


Bir Yerde - Being There
Jerzy Kosinski
Çeviren: Aydil Balta
E Yayınları
Haziran 2012
115 sayfa

Kosinski adını duyunca hemen Boyalı Kuş geliyor aklıma, kitabı okuduğumdan değil, her yerde bahsi geçtiğinden. O kadar duymama rağmen (ya da belki o kadar çok duyduğum için) hiç merak edip bakmadım Kosinski kimmiş, Boyalı Kuş ne anlatıyormuş. Derken geçen hafta Bir Yerde elime tutuşturuldu, çok sevdiğim bir insan tarafından. Eh ben de hemen okudum, bir bildiği vardır diye. (Niye böyle devrik cümleler kurmaya başladığımı ben de pek bilemedim. İdare edin.) Bir bildiği varmış. En sonunda kendimi tramvay durağında kitaba bakıp kıkırdarken buldum; sağıma soluma bakıp toparlandım sonra, en ciddi ve asık suratlı yüz ifademi takındım.

Galiba uzun zamandır beni en çok eğlendiren kitap oldu bu. Doğru benzetmeler mi yapıyorum, bilmiyorum ama biraz Kurt Vonnegut tadı aldım, biraz da (aslında kitaptaki karakter hiç benzememesine rağmen) Ignatius J. Reilly'yi hatırladım. Yazarın İkinci Dünya Savaşı'nı atlattığını, Yahudilere yardım eden insanlar sayesinde soykırımdan kurtulduğunu okuyunca Vonnegut benzetmem biraz anlam kazandı kafamda. Ya da tamamen saçmalıyorum. Ben benzettim, gerisini bilmem.

Bir Yerde, Chance adlı bir adamı, doğumundan beri evden ve bahçeden dışarı adımını atmamış, okula gitmemiş, okuma yazma öğrenmemiş, sadece televizyon izleyip bahçeyle ilgilenmiş bir adamı anlatıyor. Chance'ın oturduğu evin sahibi olan Yaşlı Adam ölüyor, eve avukatlar geliyor ve Chance'ın hayatında ilk kez evden çıkması gerekiyor. Sonrası, bir kazayla başlayan ve yanlış anlaşılmalarla örülü bir zincir.
"E.E.'nin sözlerine büyük bir ilgi göstermesi gerektiğini düşünen Chance, televizyonda fark ettiği bir uygulamaya başvurdu ve söylediği cümlelerden bazılarını tekrarladı. Böylece, kadına devam etmesi ve ayrıntılara inmesi için cesaret vermiş oluyordu. Chance'ın sözlerini her tekrarlayışında, E.E. kendinden daha emin görünüyor ve yüzü aydınlanıyordu."
Çok detay vermeyeyim. Chance karşılaştığı herkesi ve her şeyi televizyondan gördükleriyle ve bahçesinde edindiği tecrübeleriyle değerlendiriyor. Kitap bir çeşit medya eleştirisi, bunu abartısız bir mizahla ama büyük bir alaycılıkla, çok tatlı yapıyor. Zaten küçücük, minicik bir kitap; bir hafta sonu çabucak okunur, pek de keyifli olur. Ha bir de, sesli kitap dinlemeyi seviyor ve İngilizce biliyorsanız, Dustin Hoffman tarafından seslendirilmiş bir audio book versiyonu mevcutmuş. Çeviriden de biraz bahsedelim, gayet güzel, akıcı bir çeviri var elimizde, sevdim ben; başta karakterin adı olmak üzere çeviriye kurban giden ses oyunları var ama bunları dipnotlarla açıklayıp çözmüşler. Son okumada gözden kaçan yazım hataları var ama kitabı okutmayacak kadar değil. Sonuç olarak, kitabı çok sevdim ve okumanızı gönül rahatlığıyla önerebilirim. Sanırım baskısı bulunmuyor ama denk gelirseniz kaçırmayın.

7 Haziran 2017

Yüzüklerin Efendisi (Tek cilt)

 
Yüzüklerin Efendisi (Tek cilt özel basım) - The Lord of The Rings (The Fellowship of The Ring, The Two Towers, The Return of The King)
John Ronald Reuel Tolkien
Çeviren: Çiğdem Erkal İpek
Şiir çevirileri: Bülent Somay
Metis Yayınları
Ekim 2013 (Yedinci basım)
1015 sayfa

Bitti, bitti! Vallahi bitti! Yaklaşık 1300 gram ağırlığındaki (az önce tarttım, cidden) kaldırım taşı cüsseli Yüzüklerin Efendisi cildini aylarca baş ucumda tuttuktan sonra nihayet bitirdim! Okuduğu kitabın ağırlığını merak eden tek manyak ben değilimdir, değil mi? Yok yok, değilimdir.

Neyse, bir münasebetsizlik edip Yüzüklerin Efendisi'ni eleştirecek, yorumlamaya kalkışacak değilim. Sadece kitabı bitirdiğimi haber vermek istedim. Aslında bu kitabı çok daha hızlı bitirirdim ama takdir edersiniz ki çantada taşımaya uygun bir kitap değil, tramvay durağında çıkarıp okumaya başlasam deli derler adama. Gerçi yine de bir süre yanımda taşıdım, hastanede refakatçi kalıp saatler geçirdiğim yaklaşık on gün boyunca yollarda ağırlık çalışması yaptık kendisiyle.

Daha önce okusam daha çok sever miydim bilmiyorum, kitabın büyük bir kısmını severek okudum. Filmleri doğru düzgün hatırlamadığım için bayağı da heyecanla okudum. Fakat bir yandan da, kitaptan yer yer sıkıldığımı itiraf etmem lazım, uzuuun betimlemeler, uzuuun ve düz yolculuklar kitaptaki yolcular gibi beni de bunalttı, yordu. Bir de, nihayet, "Filmde neden Tom Bombadil yok?!" diye isyan eden insanları anlıyorum. Gerçekten, filmde neden Tom Bombadil yok?! Ayrıca neden Tom Bombadil'in adı adeta Türkçeye çevrilmiş gibi?

Yüzüklerin Efendisi'nden her bahsedildiğinde yüzüme yerleşen mahcup ifadeyi ve "Ya ben daha okumadım..." itirafımı geride bıraktığım için çok memnunum. Böylece fantastik edebiyat alanındaki bir eksiğimi gidermiş oldum. Hobbit'i ya da Orta Dünya'ya ait diğer kitapları okur muyum, ne zaman okurum, elimdeki okunmamış kitap yığınları arasından sıra gelir mi bilmiyorum. Şimdilik bu dev kitap beni epey götürür. Ha bir de, her zaman olduğu gibi, KİTABI DAHA GÜZEL!

21 Mayıs 2017

Kitaplar ve Sigaralar


Kitaplar ve Sigaralar - Books v. Cigarettes
George Orwell
Çeviren: Levent Konca
*Sel Yayıncılık
Ocak 2015 (4. basım)
119 sayfa

Bu sefer çabucak bitirdiğim bir kitapla karşınızdayım çünkü duraklarda, tramvaylarda, doktor beklerken, arkadaş beklerken, parkta çimlere yayılmışken okumak üzere çantada taşımaya çok müsait, kısa makaleleri gayet hızlı okunan bir kitap. En kısası altı sayfa, en uzunu aşağı yukarı elli sayfa süren yedi makale var kitapta, Orwell bunları 1940'lı yıllarda yazmış ve çeşitli gazete/dergilerde yayımlanmışlar.

Kitapla ilgili en kötü şeyi en başta söyleyeyim. 1946'da, '47'de yazılan makaleler var ve Orwell'in o zamanlar İngiltere'ye yönelik yazdığı eleştirileri yetmiş yıl sonrasında yaşadığımız şu ortama tamamen uyuyor. Moralim bozuluyor.

Peki neden sigaralar? Çünkü yazar kitaba adını veren makalesinde diyor ki, "Kitapların pahalılığından şikayet ediyorsunuz ama sigaraya verdiğiniz para, benim kitaba verdiğim paradan daha fazla." Elbette bunu tam olarak böyle demiyor, daha düzgün cümleler kuruyor ama söylediği şey, özünde, bu. Oturmuş, satın aldığı, ödünç aldığı, hediye gelen ve kütüphaneden okuduğu kitapları da hesaba katarak bir karşılaştırma yapmış. Okumanın ucuz eğlence türlerinden biri -hatta muhtemelen radyo dinlemekten sonra EN ucuz olanı- olduğunu matematik ispatıyla önümüze koymuş. Uzuuun uzun hesaplar yapmaya girişmeyeceğim (çünkü beceremem) ama bugünkü fiyatlarla bir hesap yapsak, yine ortalama bir okurun yıllık kitap masrafı ortalama bir tiryakinin yıllık sigara masrafından çok daha az çıkacaktır eminim. Bir buçuk yıldır sigara içmeyen bir eski tiryaki olarak yıllarca sigaraya harcadığım bütçeyi kitaba aktarmak beni mutlu ediyor. (KAMU SPOTU: Sigara içmeyin.)

Bir makalesinde kitap eleştirmenliğini konu alıyor ve gazetelere eleştiri yazan profesyonellerin ne kadar zavallı bir halde olduklarını anlatıyor. Diyor ki:
"Belli konular üzerine derinleşen kitaplarla uzmanlar ilgilenmeli; diğer yandan eleştirmenliğin büyük bir bölümü, özellikle de roman eleştirileri pekala amatörler tarafından da yapılabilir. Hemen her kitap insanda yoğun duygular uyandırabilir; bir okurun tutkulu bir şekilde hoşlanmadığı bir kitap hakkındaki fikirleri dahi sıkılmış bir profesyonelinkilerden kesinlikle daha değerli olacaktır."
Benden bahsediyor!!! Bu metni kaleme aldığı 1946'da internet denen icat henüz çok uzaklardaydı elbette, böyle bir düzenleme yapmanın zorluğundan ve editörlerin kadrolu eleştirmenleriyle çalışmak durumunda kaldıklarından dem vuruyor. Neyse ki artık internet var, birçok kitap seven amatör elimize klavyeleri alıp gönlümüzce ukalalık yapabiliyoruz. Ve ne kadar haklı, gazetelerde okuduğum kitap önerilerine değil, internetteki okur yorumlarına daha çok güveniyorum hep.

Yazının Korunması makalesinde basın özgürlüğünden, entelektüel özgürlükten ve yalnız tutucu sağın değil, dönemin komünistlerinin de düşünce özgürlüğüne zarar verdiğinden bahsediyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde (tabii o zaman henüz adı İkinci Dünya savaşı değildi) yazdığı bu metin geçerliliğini hâlâ koruyor.
"Ancak totalitarizm, bir inanç çağından çok bir şizofreni çağı vaat eder. Toplum, yapısı belirgin bir biçimde yapay hale gelince; yani yönetici sınıfı işlevlerini kaybetmesine rağmen güç kullanarak ya da sahtekarlıkla iktidara tutunmakta başarılı okunca totaliterleşir. Böyle bir toplum ne kadar uzun var olursa olsun asla ne hoşgörülü olabilir ne de entelektüel açıdan istikrarlı."
Not aldığım başka başka yerler de var ama bence bu kadar alıntı yeter. Kitabın sonu, yazarın St Cyprian's adlı yatılı okulda yaşadıklarına ayrılmış. Sekiz yaşında bir çocuğun yatılı okula verilmesi bile bana fazlasıyla tuhaf gelirken Orwell'in anlattıklarını aklımda canlandırmak güç. Minimum miktarda yemekle beslenen, binici sopasıyla dövülen çocuklar, kapısı kapanmayan tuvaletler, hijyenden çok uzak banyolar, el kadar veletler arasında sınıf ayrımı... Orwell'in okuluyla ilgili anıları pek de tatlı, hoş türden değil. İnternette biraz bakındım da, okulun bazı ünlü mezunları Orwell'in yazdıklarının tamamen hatalı olduğunu, okulun şahane bir eğitim verdiğini düşünüyorlar. Sir Cecil Beaton ise (Aldous Huxley'den Salvador Dali'ye, Pablo Picasso'dan Audrey Hepburn'e birçok ünlünün fotoğrafları ile tanınan bir fotoğrafçı) okulda Orwell'le beraber okumuş ve yazdıklarının abartılı olsa da eğlenceli olduğunu söylemiş.

Yazarların kitaplar, edebiyat, sahaflar ve benzeri konularda yazdıkları makaleleri/denemeleri okumayı çok seviyorum, dolayısıyla Kitaplar ve Sigaralar'ı da keyifle okudum. Çeviri şahane, akıcı. İnsanı bezdirecek yazım hataları yok (2-3 minik hata gözden kaçmış, olur o kadar) daha ne olsun? Orwell okuyup sevdiyseniz, o sevdiğiniz kurguları yaratan yazarı biraz daha tanımak için bu kitabı da okumalısınız diye düşünüyorum.

3 Mayıs 2017

Cthulhu'nun Çağrısı


Cthulhu'nun Çağrısı
Howard Phillips Lovecraft
Çeviren: Dost Körpe
İthaki Yayınları
Ekim 2008 (2. basım)
229 sayfa

Selam. Ben geldim. Evet, yaşıyorum. Hayır, blogla hiç ilgilenemedim. Farkındayım. Bir anda çok şey oldu, bir sürü şey üst üste geldi, bloga elimi bile süremedim. Bir kere, güzel telefonum ve güzel masaüstü bilgisayarım peş peşe bozuldular. Telefon servisten dönecek umarım, bilgisayar ise bütün donanımı kurcalayıp sorunu çözemediğim için öylece bekliyor. Bu nedenle, neredeyse iki aydır minnak netbook, tablet ve arkadaştan ödünç eski telefon üçlüsüyle idare ediyorum. Şu yukarıdaki fotoğrafı tabletle çekip düzenledim, büyük ekranda neye benzediği hakkında hiçbir fikrim yok ama elimden daha fazlası gelmiyor. Bir yandan birtakım minik sağlık sorunları, bir yandan düzeltilecek kitaplar, bir yandan sosyal hayatımı sürdürme çabası derken... Blogla ilgilenmek bir yana, kitap bile okuyamadım.

Cthulhu'nun Çağrısı'na, Goodreads'deki kayıt doğruysa Eylül 2016'da başlamışım. (NE?!) Sonra yarım kaldı, sonra bir gayret bitirmeye çalışıp yine haftalarca elimde süründürdüm. Şimdi... Aramızdaki Cthulhu müritleri ve Lovecraft sevenler bana çok kızacak ama bu kitabı okurken sıkıldım, bir türlü ilerleyemedim. Poe okurken gözlerim büyürdü, geceleri kâbus görürdüm fakat bu kitaptaki öyküleri okurken esnememi bastıramadım. Gerçekten sıkıldım. :( Eğer Lovecraft ve Poe arasında bir rekabet varsa tarafımı seçtim. POE <3

Kitaba başlayalı yarım sene geçtiği için ilk öyküleri çok net hatırladığımı söyleyemeyeceğim. (Bu arada, yukarıdaki künyede kitabın orijinal adı yok çünkü kitabın künye sayfasında da yok.) Erich Zann'ın Müziği, uluyan kemanlar, vahşi sesler, gizemli bir müzisyenle keyifli öykülerden biriydi. Herbert West - Diriltici adlı öyküyü ise resmen öfleyip pöfleyerek okudum çünkü gerçekten şeytani ve korkutucu bir şeylerden bahsetse de dönüp dönüp aynı şeyi anlatıyor ve çok gereksiz uzun. Pickman'ın Modeli, bir gotik ressamı anlattığı için biraz ilgimi çekti fakat yine korkutmadı. -_- Ama öyküde betimlenen bir tabloyu Goya'nın Saturn'üne benzetip mutlu oldum. 

Kitap ilerledikçe açılmaya başladı aslında. Cthulhu'nun Çağrısı ününü hak ediyor ve Innsmouth Üzerindeki Gölge de kitap için görkemli bir kapanış olmuş, kesinlikle en sevdiğim ve beni ürkütebilen öykü oldu. Fakat buralara gelene kadar çok daraldığım için bir önyargı ve hoşnutsuzlukla okudum yine. Lovecraft seven sevgili arkadaşlarım, ne olur bana kızmayın, ben sevemedim. Yazarın üslubunu mu sevmedim, çeviriye mi ısınamadım, bilmiyorum. Bu sefer böyle oldu. Fakat elbette siz bana bakmayın, koskoca Lovecraft'ı kendiniz okumadan karar vermeyin. İyi okumalar!