20 Mayıs 2018

Huysuz İhtiyar



Huysuz İhtiyar
Oğuz Aral
Kelebek Yayınları
Mart 1998 (1. basım)
159 sayfa

Oğuz Aral'ın üç tane Huysuz İhtiyar kitabı var, ikinci ve üçüncü kitapları olan Bana Bir Tarzanlığı Bile Çok Gördüler ve Her Rakının Bir Cini Vardır'ı yıllaaaar önce alıp defalarca okumuştum. Fakat gerçekten defalarca. Kitap okumaya daha fazla vakit ayırabildiğim o güzel yıllarda sevdiğim kitapları tekrar tekrar okuyordum. Oğuz Aral'ın kitapları da özellikle yemek yerken okumayı sevdiğim kitaplardandı. Neyse... Üç kitaplık dizinin ikisini bu kadar sevmeme rağmen ilk kitap olan Huysuz İhtiyar bende yoktu çünkü hiçbir yerde bulamıyordum. Geçenlerde Instagram'da Öykü Sahaf'ta (@oyku_sahaf) gördüm, hemen aldım!

Kitap, Oğuz Aral'ın Hürriyet Pazar'daki köşesinde yayımlanan yazılarının derlemesi, aralara karikatürlerinden de serpiştirmişler. Silivrili Erol Usta ve oğlu Mustafa, "Bekir'in itleri," kızı ve yabancı damadı... Gündelik hayatından olayları abartmalar ve süslemelerle anlatıyor.
Ben ırk, din, milliyet farkı gözetmeyen biriyimdir. Gözetenleri de sevmem. Sınırların kalkacağı, ulusların tek bir Dünya Devleti bayrağı altında birleşeceği bir yaşam düşlerim hep.

Ama neden ve nasıl oluyor bilemiyorum, yurt dışına çıktığımın 3. günü azılı bir milliyetçi kesiliyorum. Gittiğim ülkenin halkından "Bu gavur milleti!" diye söz etmeye başlıyorum. Neredeyse parmaklarımla kurt işareti yapıp öyle dolaşacağım sokaklarda... Bu nedenle kızımın Denver'deki düğünü epey kanlı geçmişti. Hatırladıkça hâlâ yüzüm kızarıyor.
Daha ne söylesem bilemiyorum, kitap hakkında anlatacak çok şey yok ama yazmadan geçmek de istemedim. Oğuz Aral'ı okuyanların bilenlerin aşina olduğunu düşündüğüm tarzı ve mizahıyla yazılmış bütün kitap. Cildi parçalanıyor, o kötü. Şimdi Yüzyılın En İyi Bilimkurgu Öyküleri'ni okuyorum ama epey yavaş ilerliyorum. Bitirebildiğimde hemen yazacağım :)

1 Mayıs 2018

Dune Sapkınları (#5)


Dune Sapkınları - Heretics of Dune
Frank Herbert
Çeviren: Dost Körpe
Kabalcı Yayınevi
Nisan 2011 (1. basım)
538 sayfa

Geçenlerde fark ettim, ben Dune okumaya ara vereli iki buçuk sene olmuş. NASIL?! Gerçekten o kadar uzun zaman geçtiğinin farkında değildim, aklım almadı. Bu kadar da ayıp edilmez diyerek kaldığım yerden, yani beşinci kitaptan devam ettim. Böylece geriye bir kitap kaldı: Rahibeler Meclisi. Bu sefer araya bu kadar uzun zaman girmez, seriyi bitiririm diye umuyorum. Kısmet.

(Önceki kitaplarla ilgili ne kadar spoiler vereceğimi bilmiyorum, spoiler olabileceğini bilerek okuyun.)

Dune Sapkınları, önceki kitaptan binlerce yıl sonrasını anlatıyor. Tanrı İmparator Leto ölüp ortadan kaybolalı 1500 yıl olmuş, yine de Altın Yol planı sürüyor ve Tanrı İmparator'un bilincinin küçücük parçalarının solucanlarda yaşadığına inanılıyor. Aradan geçen zamanda Arrakis'in adı Rakis'e dönüşmüş, Harkonnenler ortadan kaybolmuş, Atreides soyu ise Bene Gesserit'in üreme planları ve dikkatli kayıtları sayesinde sürüyor, doğan bütün Atreides çocukları biliniyor.

Bene Gesserit rahibeleri her zamanki gibi güçlü, her zamanki gibi amaçlarına ulaşmak için karmaşık planlar yapıyorlar, binlerce yıl sonra bile Duncan Idaho gulâmlarını yetiştiriyorlar ve Bene Tleilax'a kesinlikle güvenmiyorlar. Karşılarındaki en büyük tehdit ise Dağılış'tan dönen Saygın Analar. Kitap menfaatlerin, politikanın, çatışmaların ve çok katmanlı planların iç içe geçtiği bir iktidar kavgası aslında. Ve açıkçası, yarısını geçene kadar gayet sıkıcı ilerliyor. Temelde, gulâm Duncan'ın ve solucanlara hükmedebilen, Siona'nın soyundan gelen vahşi bir kızın etrafında şekilleniyor olaylar. Sonra aksiyon biraz artıyor, Atreides soyundan gelen Başar Miles Teg üstün yetenekleri ve askerî dehasıyla öne çıkıyor, Saygın Analar (ya da Bene Gesserit'in deyişiyle, orospular) enteresan becerilerini sergiliyorlar, bir yüz dansçısı efendilerine itaat etmiyor. Böylece olaylar biraz daha ilgi çekici hâle geliyor.
Duncan, Teg'i süzdü. Bu yaşlı Başar, Dük Leto'ya sadece görünüş itibarıyla benzemekle kalmıyordu. Tıpkı o Atreides gibi karizmatikti ve eski düşmanlarının gözünde bile bir efsaneydi. Teg, Atreideslerden Ganimet'in soyundan geldiğini söylemişti, ama hepsi bu olamazdı. Bene Gesseritlerin insanları dölleme konusundaki ustalıkları karşısında hayrete kapılıyordu.
Duna Sapkınları güzel bir kitap ama çok fazla sürükleyici olmadığını söylemem lazım. Çevirisi Dost Körpe'den bekleyeceğimiz gibi başarılı. Son okuma ve yayına hazırlık içinse aynı şeyi söyleyemiyorum. Korkunç yazım hataları, kitabın çeviriden sonra dikkatlice okunmadığını gösteren hatalı cümleler dolu. O yüzden, Dune'u nereden okuyalım diye soran arkadaşlarıma söylediğim şeyi buradan da tekrar edeyim. Dune serisinin Kabalcı baskısını bulmak için çabalamanıza hiç gerek yok; İthaki'den alın, gözden geçirilmiş çeviriyi okuyun.

31 Mart 2018

Taş Kavşak

 

Taş Kavşak - Stone Junction
Jim Dodge
Çeviren: Ayşe Ünal
MonoKL Yayınları
Mart 2017 (1. basım)
436 sayfa

Kitabın arka kapağında diyor ki: "Harry Potter'dan önce Taş Kavşak vardı." Görüyor ve arttırıyorum; Geliş'ten önce Taş Kavşak vardı, Toz'dan önce Taş Kavşak vardı, Antilop ve Flurya'dan önce Taş Kavşak vardı. Yani, demek istediğim şu ki, birçok kitaptan önce Taş Kavşak vardı ama özellikle Harry Potter'la karşılaştırılması çok da mantıklı değil. Evet doğaüstü birtakım öğeler var, evet bir çocuk var, eee? Benzerlik burada bitiyor. Potter serisini sevip sevmememizden ya da özgünlük tartışmalarından bağımsız olarak; kurgulanmış koskoca bir evren, kurallı ve sınırlı büyüler, en az üç neslin çocukluğunu/gençliğini şekillendiren bir seri var bir yanda. Diğer yanda güzel bir roman ama karşılaştırıldığı şeyle alakası yok. Öf bilemedim, Harry Potter ile karşılaştırılması o kadar anlamsız geldi ki bana, bu konuya takıldım kaldım.

Önemli not: Kitabın önsözünde spoiler var, bayağı kitabın finaline dair hem de. Önsözü okumayı sona bırakın.

Bekâr, genç ve hamile bir kadınla başlıyor roman. Annalee isimli kadın, karnındaki çocuğun babasının kim olduğunu bilmiyor; yedi adamdan biri olduğunu tahmin ediyor. Rahibelerin idare ettiği bir yetimhanede kalıyor ve burada doğum yapıyor.
"Tecavüze uğradın," dedi Rahibe Bernadette neredeyse fısıltıyla. "Çocuk evlatlık verilecek."
Annalee başını salladı. "Tecavüze uğramadım. Sevdiğim bir adam beni becerdi. Bu da hoşuma gitti. Bebeği istiyorum."
Doğumdan on dokuz saat sonra bebeği Daniel'ı kucağına aldığı gibi yetimhaneden çıkıp gidiyor ve kenara çeken bir kamyona binmesiyle Güleç Jack'i tanıyoruz. Güleç Jack, Annalee ve Daniel'in bütün hayatlarını değiştiriyor. Kendisi yollarda gezerken Annalee'nin San Francisco yakınlarındaki bakımsız çiftlik evine göz kulak olmasını teklif ediyor. Böylece Annalee çiftliğe yerleşiyor, Daniel kocaman bir arazinin ortasındaki evde büyüyor ve Güleç Jack ancak üç yıl sonra geri dönüyor. Evi bir güvenli yer olarak kullanacaklarını, ara sıra arkadaşlarının gelip kalacağını söylüyor ve Annalee'nin evi işletmesini öneriyor.

Böylece, hızla büyüyen Daniel, okula gitmeden ve yaşıtlarıyla bir araya gelmeden annesi ve bazıları evde uzun süre kalan tuhaf ama iyi insanlar tarafından eğitiliyor. Bu tuhaf insanlar Büyücüler ve Kanun Kaçakları Birliği'nin (kısaca AMO) üyeleri.

---
Bakın ben bu kitabı okumaya Ağustos 2017'de başlamışım, Eylül'de bitirmişim. O günden beri bana musallat olmuş bir hortlak gibi peşimi bırakmıyor, aklımın bir kenarını sürekli işgal ediyor, ne zaman Blogger'ı açsam TAŞ KAVŞAK (DRAFT) diye bir başlık gözüme gözüme sokuluyor. 2018 Mart'ının sonundayız ve ben artık bu kitap hakkında yazmaya çalıştıklarımı bitirip kurtulmak istiyorum! Winchester kardeşleri çağırın bana!!!
---

Büyücüler ve Kanun Kaçakları Birliği gizli bir oluşum, uzuuuun yıllardır var. "Esasen, simyacılığı pagan olarak damgalayan ve yeraltına iten tek tanrılı dinlerin özellikle de Hristiyanlık'ın ölümcül etkilerine karşı direnmek üzere kurulduğu söylenir." Sıkı bir merkezin etrafındaki gevşek şubelerden oluşuyor ve uluslararası kolları var. Bir nevi mason, bir çeşit illuminati, bilemedin rotary club... ama bunların itlik serserilik peşinde olanı.

Daniel AMO üyesi olan çeşitli insanlardan çıraklık usulü ile eğitim alıyor. Birinden ne olduğunu tam bilemediği birtakım varsayımsal derslerin yanında çiftlik hayatını, meditasyonu, doğada hayatta kalmayı öğreniyor. Başka birinden kilit ve kasa açmayı öğreniyor, birinden kumarbazlığı, bir diğerinden kılık değiştirmenin inceliklerini... Yeni yeni beceriler edinirken Birlik'te de yükseliyor, bu arada kendi geçmişiyle ilgili bazı olayları (spoiler olmasın diye ne olduğunu yazmıyorum) çözmeye çalışıyor. Elbette çok daha büyük gizemlerle, pozitif bilimlerle açıklanamayacak bazı olgularla karşılaşıyor ve roman, önce Birlik başkanı olan Volta'nın, sonra da Daniel'in peşine düştükleri efsanevi bir elmasın etrafında toparlanıyor.
"Bu gerçek bir hikâyedir, millet. Bazı davranışların hataların ötesine geçeceğini anımsatması amacıyla bunu, siz gerçekçilere adıyorum. Yılanı saksıya diktim, çiçeklere yakıt olsun diye. Çünkü eğer nefesini onun paramparça merkezine kadar çekersen, ay ışığıyla aydınlanmış dağ geçidi boyunca hayaletinle dans edersen, yüreğini demir ocağına ruhunu da nehire savurursan, taşın çözünen ve pıhtılaşan, ayrılıp birleşen canlı bir memba olduğunu hissedebilirsin ve işte o zaman yılanın bir alevin hayalî belirtisi gibi, yüksek ilkbahar çimenleri arasında sürünerek ilerleyişini hayal edebilirsin ve yeterince cesursan, yeterince çılgınsan, aptalsan, ümitsizsen, gözüpeksen, açsan, budalaysan onu takip edebilirsin. Yaralarına gir. İyileş. Kaç."
Üzerinden aylar geçtiği için epey yarım yamalak ve tuhaf bir yazı oldu bu. Ama elimizde bu var. Harry Potter'la karşılaştırılmasına hâlâ anlam veremesem de güzel bir roman Taş Kavşak. Hatırladığım kadarıyla çevirisi ve editörlüğü de temizdi. Keyifle okunacağını düşünüyorum.

24 Mart 2018

Çocukluk Adası (Kavgam 3)


Çocukluk Adası (Kavgam Serisi III) - Min Kamp III
Karl Ove Knausgaard
Çeviren: Haydar Şahin
MonoKL Yayınları
Kasım 2016 (1. basım)
455 sayfa

Serinin beşinci kitabı geldi gelecek, ben daha üçüncü kitabını yeni bitirdim. Üstelik, gördüğünüz gibi blogla da pek ilgilenemiyorum artık. Bir kitabı 2-3 ayda bitirince böyle oluyor işte. Okumak istediğim o kadar çok kitap var ki şu an, acaba beş kitabı birden okuyabilir miyim diye düşünüyorum zaman zaman. Dune'a devam etmek istiyorum, Yerdeniz okumak istiyorum, Ray Bradbury ve Altay Öktem okumak, China Mieville'in Yeni Crobuzon üçlemesini artık bitirmek istiyorum. Atwood romanlarımı ve İthaki'nin daha okuyamadığım bilim kurgu klasiklerini okumak istiyorum. Kuramsal çeviri kitaplarımı, Damlacığımın hediye ettiği Ütopya Edebiyatı'nı okumak, bilgilenmek istiyorum. Zaman yetiremiyorum. Şuracığa içimi döktüğüme göre Knausgaard'a döneyim.

İlk kitap için buraya, ikinci kitap için de tam şuraya tıklayıp daha önce yazdıklarıma göz atabilirsiniz. Serinin üçüncü kitabında Knausgaard çocukluğuna dönüyor. 1969 yılında, abisi Yngve 4,5 yaşındayken ve kendisi henüz sekiz aylık bir bebekken taşındıkları Tromøya'da geçen yıllarını anlatıyor. Okula başlaması, kimliğini oluşturma çabası, dersler, kitaplar, spor, deli gibi korktuğu babası, cinselliği ve kızları keşfi...

Yazar hakkında daha önce de benzer bir şey söylemiştim, aslında hiç ilginç olmayan şeyleri o kadar güzel anlatıyor ki sayfalar akıp gidiyor. Başka herhangi bir yazar çocukluk yıllarıyla ilgili 455 sayfa yazacak olsa okuyacağımı hiç sanmıyorum. Sıkılırım! Fakat Knausgaard okurken sıkılmıyorum.
"Arada sırada yakınlarda bir şeyler buluyorduk, çoğunlukla şişeler, araba dergileri veya porno dergilerle dolu torbalar, boş sigara paketleri, araba camı sıvısının boş plastik şişeleri, kondomlar; bir keresinde pislikle dolu bir iç çamaşırı bulmuştuk. Birinin altına sıçması ve iç çamaşırını atmak için oraya gitmesi bizi uzun süre kahkahalara boğmuştu."
Sanırım, hâlâ serinin dördüncü kitabına geçmediğim için emin değilim, şimdiye kadar otobiyografi diye okuduklarımızın kurgu olduğunu söylüyormuş Knausgaard, bir sonraki kitapta. Gerçekten öyleyse hayal kırıklığına uğrayacağım. Bir yandan da adama daha da hayran olacağım. Ama çok kızacağım. Üç cilt boyunca okuduğum her şey çok gerçek, kurgu olduklarını kabul etmek istemiyorum. Elimdeki kitabı bırakıp daha okumadığım başka bir kitaptan bahsetmeye başladığımı fark ettim, evet. Ama sonuçta bu bir seri, serinin devamı hakkında konuşabilirim bence; okuyunca da dönüp bakarım, ne beklemişim ne bulmuşum.

Galiba Çocukluk Adası'nı Âşık Bir Adam'dan daha çok sevdim. Böylece serinin tam ortasına geldim, henüz okumadığım bir kitap daha sırada beklediği için "Beşinci kitap ne oldu?!" diye ağlamama gerek kalmıyor. Bakalım dördüncü kitaba ne zaman sıra gelecek. (Çünkü bu yazıyı yazarken karar verdim, iki buçuk yıl aradan sonra Dune'a devam edeceğim.) Daha önce de söyledim, Knausgaard'ı okuyun, çok güzel!

29 Ocak 2018

Anlatış


Anlatış - The Telling
Ursula K. Le Guin
Çeviren: Kemal Baran Özbek
İthaki Yayınları
Eylül 2017 (1. basım)
282 sayfa

Bir sabah uyandım, daha hava aydınlanmamıştı ve kalkıp işe gitmem gerekiyordu. Kendime gelene kadar beş dakika Facebook'a bakacak zamanım vardı. Telefonu aldım, alarmı susturdum, Facebook'u açtım ve en üstte Kayıp Rıhtım'ın "Ursula K. Le Guin Aramızdan Ayrıldı" başlıklı haberini gördüm. Kalktım. Elektrikler kesikti. Kafam karanlık, ev karanlık, dışarısı karanlık; nasıl hazırlandım, işe nasıl gittim, dışarıdan nasıl gözüküyordum hiçbir fikrim yok. Çantamda günlerdir benimle her yere gelen Anlatış vardı. Keşke Ulu Ursula daha uzun yıllar sağlıkla yaşasaydı; daha çok romanlar, öyküler yazsaydı ve biz de hepsini okusaydık. Ama nedense, öldüğü sırada bir Ursula kitabını okuyor olmak kendimi daha iyi hissetmeme neden oldu. Hazal'ın söylediği gibi, onun yaşadığı bu döneme denk gelebilmiş olmak büyük lütuf.

Anlatış, Hainish Cycle/Hainli Döngüsü kitaplarından biri. Bu kitapları hangi sırada okumak gerektiğini, birbirleriyle olan bağlantılarını falan hiç araştırmadım, hep bu tembelliğim yüzünden. Goodreads'e baktım, okuduğum Ursula kitapları arasında Mülksüzler, Dünyaya Orman Denir ve Rocannon'un Dünyası da aynı diziye ait kitaplarmış. Hepsini başka başka zamanlarda okudum, hepsi (belli ki) bir şekilde bağlantılı ama kafamda bu konuda hiçbir şey yok. Bomboş. Sadece bütün bu kitapları severek okuduğumu hatırlıyorum. O yüzden, doğruluğundan emin olmadığım bağlantılar kurmaya çalışmadan, tek başına bir kitap olarak Anlatış'tan bahsedeceğim.

Kitap Sutty ile başlıyor, Dünya'ya dönüyor (bunun çeviri hatası olup olmadığından emin değilim ama Sutty dünyaya fiziksel olarak dönmüyor aslında, manevi dönüş burada bahsedilen) ve Teyzecik'i, Hurree Amca'yı, Vancouver'ı hatırlıyor. Bir elçi ve tarihçi olan Sutty, Aka adlı gezegende görevlendirilmiş; gezegenin geçmişini, geleneklerini, tarihini kaydetmesi gerekiyor fakat bu gezegende geçmiş yok. Tamamen şirketleşen ve kapitalizmin hüküm sürdüğü gezegende kitaplar, masallar, tapınaklar... bütün geçmiş yok edilmiş. Sutty dinin yok edildiği, despotluğun teknoloji ve üretimle geldiği bu tuhaf yerde, belgelemek ve kaydetmek üzere eski inançları, eski kültürü arıyor. Ve Sutty'nin kendi geçmişi, Aka'nın geçmişinin hem zıddı hem paraleli. Tekçi, homofobik ve baskıcı bir dinin yönetime el koyduğu dünyasından kaçıp buralara kadar gelmiş. Ve bu iki ucu güzelce açıklıyor:
"Oysa hepsi samimi anlamda inanç sahibiydi, iki taraf da. Din tanımayan teröristler ile tapınmadan duramayan teröristler; aralarında ne fark vardı ki?"
Şirket kontrolü altında yaşadığı ve araştırmasında ilerleyemediği Dovza kentinden ayrılıp Okzat-Ozkat (yoksa Ozkat-Okzat mıydı?) adlı küçük bir şehre gitmesine izin verildiğinde kitap da esas konuya hızla giriyor. Okzat-Ozkat, bir söylentiye göre "bağnaz bir mezhebin" yaşadığı yer. "Yasaklanmış bir dinin gizli saklı bir yaşam süren kalıntıları olmaları kuvvetle muhtemel." Sutty, peşinde şirket-devletin bir İzlemcisi ile birlikte, uzun bir nehir yolculuğunun ardından buraya gidiyor. İnsanlarla konuşmaya, yasaklanmış ve yok edilmiş ne varsa onları aramaya başlıyor.

Burada Mazları buluyor, Okzat-Ozkatlıların hikâye anlatıcıları, bilgeleri. Her Maz'ın kendine özgü bir uzmanlığı, en iyi anlattığı hikâyeleri var. Mazların en önemli amacı da bu zaten, tamamına "Anlatış" dedikleri bir felsefeyi (ya da inancı, inanışı) bıkmadan usanmadan, tekrar tekrar anlatmak ve aktarmak. Bu anlatışın bir tanrısı da yok.
"Kullarını mükâfatlandıracak ya da cezalandıracak, haksızlığı haklı çıkaracak, gaddarlığı emretmekle kalmayıp üstüne bir de takdir edecek, tebaasına kurtuluş yolu sunacak ebedi bir baba figürüne rastlanmaz. Sonsuzluk onların gözünde bir son nokta değil, bir sürekliliktir. Maddesellik ya da ruhsallık arasındaki temel ayrım, iki ayrı şeyin tekmiş gibi algılanabilmesi veya bir şeyin iki farklı görünüş taşıyabilmesi kadardır."
Sutty Anlatış'ı anlama ve kaydetme çabasıyla, öğrendikçe daha da meraklanarak uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğu anlatmayacağım, kitabı okuyun bence.

Fahrenheit 451'de kitaplar eğlence ve mutluluk için yasaklanmıştı. Damızlık Kızın Öyküsü'nde, totaliter dinci yönetim tarafından yasaklanmıştı. Anlatış'ta ise kitaplar üretim ve verimliliği arttırmak için yasaklanıyor. Çok sevdiğim üç kitapta, bu kadar farklı ama yine de aynı olan yasaklar aslında tam da Anlatış'ın anlattığı şey. Anlatış'ı okumak yer yer zor çünkü dümdüz bir roman değil. Yazarın siyasi bakışı, feminizmi, felsefesi her bir satıra işlemiş. Başta demiştim ya, bu kitabın Hainish Cycle'ın neresinde durduğunu bilmiyorum ama Ursula'nın kitapları okudukça içimize öyle işliyor ki, bilincimin hemen kenarında birleşiyor hepsi. Dünyaya Orman Denir ve Anlatış'ın aynı felsefeyi paylaştıklarını ve bende benzer etki bıraktıklarını hatırlıyorum. Bazen yorulsam da severek okudum Anlatış'ı. Bence siz de okuyun.