19 Şubat 2017

Yüzen Opera ve Yolun Sonu


Yüzen Opera ve Yolun Sonu - The Floating Opera and The End of the Road
John Barth
Çeviren: Esra Gül Coşkun
MonoKL Yayınları
Eylül 2016 (1. basım)
399 sayfa

Merhaba, yılın ikinci ayı biterken ben daha bir tek kitap yazısı tamamlayabildim. Bilgisayar kasamın üzerinde sıra bekleyen kitaplar tozlanıyor, ben oturup en baştan House M.D. izliyorum çünkü neden olmasın... Bu sıralar böyle bir tembellik, bir üşengeçlik var üzerimde, geçer herhalde. Efendim, kitabımızdan bahsetmeye başlamadan önce bir diyeceğim var. Eminim bu blogu okuyan çok şahane insanlar arasında (çünkü çok kalabalık değilsiniz ve hepiniz de şahane insanlarsınız) fanzin sevenler vardır. Sizden iyi olmasınlar, çok tatlı insanların çıkardığı Marşandiz Fanzin adlı bir yayın var, "Setenay bizden de bahseder misin blogunda?" dediler, seve seve iletiyorum. Marşandiz Fanzin'in web sitesine, Facebook sayfasına ve Twitter hesabına buralara tıklayarak ulaşabilirsiniz. Severseniz alır okursunuz belki. Gelelim kitaba...

MonoKL'un pek şahane kitaplarından birini daha anlatmak istiyorum. Kitabı okuyalı aylar oldu, o yüzden çok kopuk ve eksik anlatabilirim, idare edin beni bu seferlik.

John Barth ABD'li bir yazar, 1930 yılında doğmuş, birçok başarılı roman yazmış, Johns Hopkins'de önce öğrenci, sonra profesör olarak bulunmuş, internetteki fotoğraflarından edindiğim izlenime göre de tonton, sevimli bir insan. Okuduğum ilk kitabının verdiği izlenim ise kendine özgü, absürt bir tarzla yazdığı ve ben bu absürt yazarları hep çok seviyorum.

Elimizdeki kitap, yazarın iki romanının (ya da kısa roman?) bir arada basılmış hali. İkisinden de ayrı ayrı bahsedelim. Yüzen Opera, anlatıcının doğrudan okura hitabıyla başlıyor. Anlatıcımız elli dört yaşında, bir seksen üç boyunda ve sadece altmış kilo gelen avukat Todd Andrews. Bize bir şeyler anlatıyor, belli bir günden ve o gün yaşanan bir olaydan bahsedecek ama konuyu bir türlü oraya bağlayamıyor.
Ah bu ben... Korkarım her şey çok önemli ve nihayetinde hiçbir şeyin önemi yok. Artık on altı yıllık hazırlığımın faydalı olmayacağından, en azından düşündüğüm şekliyle olmayacağından eminim: O günkü olayları çok iyi anlıyorum; ama iş, yorumlamaya gelince yapacağım şey herhâlde hiç yorum yapmamaya çalışmak, bunun yerine sadece gerçeklere bağlı kalmak olacak. O zaman da yine konudan büyük ölçüde sapacağımı biliyorum -bunun cazibesi her zaman çok büyük, sonun alakasız olduğunu bildiğimde ise iyice karşı konulmaz oluyor- ama en azından sona ulaşacağıma dair biraz umudum var ve itibarımı yitirdiğimde, her hâlükârda, neye niyetlendiysem ondan ötürü kendimi takdir edebileceğim.
Öncelikle, şu yukarıdaki alıntıyı çevirmek zorunda olmadığım için çok memnunum. Yazarın uzun, dolambaçlı cümlelerini çok şahane çevirmiş Esra Gül Coşkun, eline sağlık! Todd Andrews, Dorset Otel'de bir odada yaşadığı zamanları anlatıyor, uzun süredir burada yaşayan bir grup arkadaşı var, kendilerine Dorchester Kâşifler Kulübü diyorlar. Bir de, kitapta anlatılanların bir kısmına ev sahipliği yapan gemi var: Adam'ın Hakiki ve Benzersiz Yüzen Operası adlı gemi, nehirde bir aşağı bir yukarı geziniyor, içeride de gösteriler yapılıyor. Andrews, buna benzer bir gösteri gemisiyle ilgili fikirlerini ve kitabına neden bu ismi verdiğini uzun uzun açıklıyor:
Gemi demir atmayacak, bunun yerine akıntıyla birlikte nehirde bir aşağı bir yukarı sürüklenecek, seyirciler nehrin iki yakasında da oturacaklar. Gemi yanlarından geçerken, oyunun o anda oynanan kısmı neresiyse onu yakalayacaklar ve sonra başka bir parça daha yakalamak için akıntının gemiyi geri getirmesini beklemek zorunda kalacaklar. (...) Çoğu zaman neler olup bittiğini hiç mi hiç anlamayacaklar ya da aslında bilmedikleri halde bildiklerini düşünecekler. (...) İşte bu kitap da bu şekilde ilerleyecek, bundan eminim. Dostum, yüzen bir opera bu; tuhaflıklarla, melodramla, büyük gösterilerle, derslerle ve eğlenceyle dolu, ama bu opera benim avare yazımın akıntısında gönülsüzce yüzüyor.
Kahramanımız Bay Andrews biraz çocukluğunu, biraz oteli, oradan doktor ziyaretini, aldığı hukuk eğitimini, babasının şirketini anlatıyor; okuyucunun kafasını bir güzel karıştırıyor. Hatta iki ayrı hikâyeyi aynı anda anlatmaya kalkışıyor. Her şey Yüzen Opera'ya da bağlanıyor elbette ama oralara girmek istemiyorum.

Yolun Sonu ise, doktor tavsiyesiyle öğretmen olmaya karar veren Jacob Horner'ın hikâyesi. Geleneksel yöntemleri kabul etmeyen, tuhaf bir doktorun kurduğu "Yeniden Harekete Geçirme Çiftliği" de kurucusu gibi tuhaf.
Gelişim ve Danışma Odası'nda kendinizi rahat hissetmeniz, şartlar düşünüldüğünde pek mümkün görünmüyor, ne de olsa buraya rahatlamak için değil, bir şeyler danışmak için geliyorsunuz. Eğer tamamen rahatlayacak olsanız Doktor'un söylediklerini sakin sakin oturarak dinleyebilirdiniz, özel üniformalı bir uşak tarafından yatağına kadar getirilen kahvaltıya karşılık, titizlik ederek yiyeceklerden bazılarını seçip bazılarını reddeden ve sadece seçebildiği kadarını yiyen birisi gibi. Elbette böyle bir ruh hâlinin Gelişim ve Danışma Odası'nda yeri yoktur çünkü kendinizi bilerek Doktor'un ellerine bırakmış olursunuz; onun istekleri sizinkilere değil, sizin istekleriniz onunkilere hizmet eder ve verdiği tavsiyeler karşısında yapmanız gereken, onları sorgulamak ya da daha da ileriye gidip eleştirmek değil (sorgulamak yersiz; eleştirmek anlamsız), o tavsiyelere uymaktır.
İşte bu odada, Doktor, Horner'a "artık bir iş bul" diyor. Fen Edebiyat diploması olduğunu öğrenince de, küçük bir okula öğretmenlik başvurusu yapmasını tavsiye ediyor. 1950'lerin tatlı ortamında, elbette kahramanımız işe kabul ediliyor ve olaylar gelişiyor. Maryland'in Wicomico ilçesindeki (en güzel isimli ilçe, çikolata ismi gibi) bir devlet okulunda göreve başlıyor ve bu küçük ilçeye yerleşiyor. Fakat, rahatlıkla anlayabildiğim bir kaygısı var: Her şey çok iyi başlıyor!
Yolunda gitmeyen ilk şey, beni tam anlamıyla tatmin eden bir odayı hemencecik bulmuş olmamdı. Genellikle, söz konusu bir oda tutmak olduğunda beni memnun etmek hiç de kolay bir iş değildir. (...) Böylesine zor beğenen biri olduğumdan güç bela beğendiğim bir yeri bulmak bile genellikle epey zamanımı alırdı. Ama aksilik bu ya, otelden çıkıp College Caddesi'nde yürürken yolumun üstünde gördüğüm ilk kiralık oda tüm bu şartları karşılıyordu.
Adam korkmakta haklı bence. Bu seferki hikâye kronolojik sıçramalar yapmıyor. Horner güzel güzel, sırasıyla anlatıyor her şeyi. Öğretmenlik yapmaya başlıyor, diğer öğretmenlerle arkadaş oluyor, özellikle Joe Morgan ve eşi Rennie ile samimiyeti artıyor. Horner mantıklı bir adam, karar vermeden önce düşünüp taşınıyor, gerekçelerini tartıyor. Olaylardan bahsetmeyeceğim pek, genelgeçer doğruları ve sosyal ilişkileri evirip çeviriyor yazar.

Kitabı okumamın üzerinden aylar geçtiği ve bu yazıyı parça parça tamamlamam haftalar sürdüğü için ne dediğimi, ne diyeceğimi, neyi unutup neyi tekrar ettiğimi falan hep karıştırdım artık. Bu sefer böyle olsun. Özet geçiyorum: Her zaman okuduğum kitaplara benzemiyor ama Yüzen Opera ve Yolun Sonu'nu ben epey severek okudum. Öneririm.

31 Aralık 2016

Sensin "Happy"


Gelenekselleştirmeye başladığım "Şimdi bu önümüzdeki yılın tam olarak neresi kutlu?!" temalı yazıma hoş geldiniz! Programımız 2016'nın ne kadar da berbat bir yıl olduğundan bahsederek başlayacak, 2017'den de farklı bir şey beklememeyi öğütleyerek devam edecek. Aralarda ise dansöz var, şarkıcılar var, sihirbaz var, karışık meyve tabağı, kestane ve şarap da ikramımız!

Gerçi, TRT'nin dansözlerinden "yılbaşı kutlamak kültürümüzde yohhkğ" diyenlere evrildiğimiz şu zamanlarda inadına çıkıp sokaklarda, kafamda külah şapka, yüzümde karton maske, bağıra çağıra yılbaşı kutlayasım geliyor ama pek kıymetli uzuvlarımı kaldırıp hiçbir yere çıkacak değilim. Yerler buzlu, hava soğuk; evde ise kahve var, gerekirse battaniye var. Hem bugün itibarı ile, senenin sonunu zar zor gören bütün sevdiğimiz ünlüler ölecek diye korkuyorum. David Bowie, Gene Wilder, Umberto Eco ve Harper Lee (ikisi aynı günde üstelik), Alan Rickman, Prince, Leonard Cohen, Zsa Zsa Gabor, Muhammed Ali, Ron Glass, George Michael, son olarak Carrie Fisher ve Debbie Reynolds... Yazarken içim daraldı yine. Link vermek istemiyorum, Wikipedia'da dev bir "bu yıl ölen ünlüler" sayfası var, bütün yılı listelediklerini zannederken önümdeki dev listenin yalnızca Aralık ayını içerdiğini görünce dehşetle kapattım sayfayı. İzleyerek, dinleyerek, okuyarak büyüdüğümüz insanlar yaşlanıyorlar, ölüyorlar ve ben henüz buna alışamadım. 2017, lütfen sen biraz daha insaflı ol. Ayıp oluyor.

Bu tatsız konuyu kapatalım. Televizyonda Sermet Erkin olsa izlerdim şimdi ya, ne güzel olurdu. Televizyonda ne olduğu hakkında pek fikrim olmadığı için ve yeterince vakit öldürmüyormuşçasına tutup Netflix abonesi olduğum için dizilerden dizi beğenip bütün günü öylece tüketeceğim. (Çünkü bu yazıyı, 31 Aralık'ın ilk saatlerinde yazıyorum, henüz yeni yıl kutlamalarının başlamasına bir 19-20 saat var sanırım.) Belki şöyle sihirli, illüzyonlu bir film bulurum. Hiç sihir numarası da bilmiyorum ki, kendi kendime yapıp eğleneyim.

Geçen yılın sonunda yazdığım yazıya bakıyorum. Hedefler belirlemişim. Sizi hiç oralara kadar yormayacağım, bakınız hedeflerim şunlarmış:

- Bu yıl yeni kitap alınmayacak.
Sonuç: AHAHAHAHHAHAH, şu an kitaplığımdaki rafların yarısında çift sıra kitap var, aldığım ama okumadığım kitap sayısı 100'ü geçti. HAHAhaahah ay kitap almayacaktım ben değil mi, unuttum yahu.
- Ajanda ocak ayından sonra da kullanılacak.
Sonuç: Mart'a kadar kısmen yoğun, Mayıs'a kadar çok seyrek kullanmışım. Eh, benim için bu da bir ilerleme.
- Eski bilim kurgu kitapları hakkında daha çok yazı yazılacak.
Sonuç: İstediğim kadar çok yazamadım ama Baskan dizisini anlatmaya başladım, altı kitap da hiç fena değil. 2017'de devam ederiz.
- Goodreads'e taşınılacak.
Sonuç: Taşındım, harıl harıl da kullanıyorum! ^_^

Bu sene öyle kitap almamak gibi hedefler koymayacağım, ha yapamayacağımı biliyordum ama belki biraz kendimi tutarım, kısıtlarım diye umut etmiştim. (Hiç beceremedim.) Okuma hedefim ise, yeterince makul bir beklentiyle, haftada bir kitaptan 52 kitap bitirmekti. Onu da beceremedim. Bu yıl ancak 28 kitap okumuşum, içler acısı! Bahanelerim var tabii, bir kere çok gezdim. Tatil için değil, düğünler, cenazeler, toplantılar, görüşmeler için gezince gittiğim yerlerde pek okuyamadım. Sonra, bu yıl düzelttiğim, son okuduğum, yayına hazırladığım daha fazla kitap oldu. Her birini aynı anda Türkçe ve İngilizce okuyup o sırada başka kitap okumadığım için sayıyı düşürdüm. Bir de her zamanki gibi, bilgisayar başına oturunca zaman kavramını yitirme sorunum var. "Şunu kapatayım da uyumadan biraz kitap okuyayım" dedikten sonra bir bakıyorum saçma saçma saatlere kadar oturup oyalanmışım. 2017'de bu durumu kesinlikle düzeltmem lazım. Bakalım becerebilecek miyim.


Gelelim bu yıl okuduğum kitaplara. (Ne var, Nesrin Topkapı olmadan yılbaşı mı olur ya!) 2016 kitaplığım için çok verimli bir yıl oldu. İthaki'nin bilimkurgu klasikleri, Delidolu'nun Diskdünya'sı, MonoKL'un Knausgaard'ı derken yeni kitaplar karşısında Kurabiye Canavarı'na döndüm. Ama işte, okumaya yeterince zaman ayırmadığımda o kitaplar yığın yığın diziliyorlar. Seneyi Yüzüklerin Efendisi ile kapatacaktım ama araya iş girdi, kitaba ara vermek zorunda kaldım. Hayır, sekiz kilo kitap, yanımda taşıyıp durakta, tramvayda falan da okuyamıyorum. Çantamda Kurt Vonnegut taşıdım, o öyle bitti her boşlukta 3-5 sayfa okuya okuya. (Yazısını yazamadım daha, zaman ayıramıyorum ki...)

Bu senenin kitaplarına şöyle bir baktım da, çok merak ettiğim bir dolu kitap var ve ben hiçbirini okumamışım. Okuduklarımın arasında en sevdiğim kitap (neden hâlâ yayımlanmadığını bilmediğim) Madde 22. Piyasaya çıksa da önüme gelen herkese önersem diye sabırla bekliyorum. Sonra, bahsetmeden geçemeyeceğim Sakın Zarar Verme var. Sonsuzluğun Sonu tüm zamanların en güzel kitaplarından olmaya aday. Arada sevmediğim kitaplar da oldu elbette ama yine çok güzel kitaplar okudum. 2017 için tek hedef belirliyorum, daha çok kitap okuyacağım, bilgisayar başında daha az zaman geçireceğim.

İyi yıllar diliyorum efendim, 2017 daha huzurlu, daha mutlu, daha güzel olsun.

24 Aralık 2016

Hayaller Kâhyası


Hayaller Kâhyası
Atilla Atalay
İletişim Yayınları
2013 (6. basım)
141 sayfa

Ne zamandır yeni bir Atilla Atalay kitabı okumuyordum. Arada sırada eski kitaplarından rastgele 2-3 Sıdıka öyküsü okuyorum ama daha önce okumadığım yazılarını okumak da çok keyifli oldu. Hâlâ Yüzüklerin Efendisi okurken (kitabı dışarı çıkaramadığım için okuma sürem kısıtlanıyor, insan okuyacak demeden dev gibi cilt almasaymışım iyiymiş aslında) Hayaller Kâhyası'nı da kısaca yazayım istedim.

Kitap ilk kez 2000 yılında yayımlandıktan sonra 2006'ya kadar beş baskı yapmış, sonra 2013'te tekrar basılmış. Atilla Atalay'ın baskısı bulunan çoğu kitabını aldım ama bu kitabı bir şekilde atlamışım. Daha önce okuduğum kitaplarının bir kısmı tamamen mizah yazıları, bir kısmı daha duygusallı yazılardan oluşuyordu. Bu kitap baştan sona duygusal. Altı öykü var, her biri Atilla Atalay'ın o kendine özgü, içten hüznünü taşıyor. "Çok çok duygusalım, çok romantiğim, çok hisliyim" diye bağıran yazıları ne kadar sevmiyorsam, bu kendi halindeki duygusallığı da o kadar çok seviyorum.

İlk öykünün adı Sebebim. Bir mola yerinde, "Pavurya kıskaçları, yavru mikiler, parti ve takım amblemleri, araba markaları, başka bir boyutta asla bir araya gelemeyecek çeşitli zincir boncuk kombinasyonları; bin türlü manyak şeklin ucunda sallandığı anahtarlıklar..." ile başlıyor, otobüsünü kaybeden bir yaşlı teyzeyle devam ediyor.
 - Yavrum, Allah rızası için şöyle bir bakın bana. Ben bu otobüste miydim?
Hep birlikte teyzeye bakıp ister istemez güldük. Teyze de, ön koltuklarda oturanların gülen yüzlerine tek tek bakıp yine sordu.
- Ön sıralarda bi yerde oturuyodum. Karıştırdım işte otobüsleri bi daha bir bakın bakalım, gördünüz mü beni bu arabada...
Kaybolmuş işte teyze... Hem ne kaybolmak. Gecelerin ortasında şehirlerin arasında, birbirine benzeyen otobüslerde... Fena bozuk teyze. Dokunsak ağlıycak.
Böyle tatlı, böyle güzel anlatıyor. Yolculuk, yazarın köyünde, halasının evinde bitiyor. Karşıdaki evde bir teyze var, evin bahçesinde bir otobüs koltuğu, üzerinde oturup boşluğa bakan bir teyze.
- Sebebim Deeze o...
- Nası Sebebim Teyze... Adı öyle mi...
- Hayriye ismi... Sebebim deye gocası derdi ona ööle... Bu genç gızkene içip içiip baaçalarda "Sebebiim" deye bağurudu buna.
Sebebim de, kocası Mustafa'ya Mis dermiş, Mistafa'nın gısası. Uzun uzun anlatmayacağım, Sebebim'le Mis'in öyküsü işte. 

Sonra eski bir sinema salonu, bir ayrılık hikâyesi, Atilla Atalay'ın hem okula gidip hem mizah dergilerinde çalıştığı zamanlardan kalan anıları, bir aşk hikâyesi; en sonda da kitaba adını veren Hayaller Kâhyası,  kitabın en uzun öyküsü. Varol ve Murtaza kardeşleri, en çok da Murtaza'yı anlatan, yine hüzünlü bir öykü. Anneleri, Varol'dan sonra ikinci çocuğu erkek olursa adını Mertol koymak isterken, bir rüya görmüş ve o yüzden çocuğun adını Murtaza koymuş.
Nevin Hanım dört tabak yoğurtlu mantı yiyip de yattığında ya da kocası Necdet Bey'le beraber "Görünmeyeni görünür kılan alaca mantarlar"dan toplayıp pişirdiklerinde hep böyle tuhaf rüyalarla uyanırdı. Murtaza, bu acaip ismi Bulutlar Meleği Kuzah'a filan değil, dört tabak mantıya borçlu olduğunu düşünmeden edemiyordu.
Okulunda çıkan yangından sonra bir türlü eğitim hayatına dönemeyen, orada burada çıraklık derken önce uzun süre kuaför çıraklığı yapıp sonra "dövüş sanatları"a merak saran ve bir lüks gece kulübünde güvenlikçi olan Murtaza ve abisinin işlerini, hayatlarını o tatlı anlatımıyla yazmış Atalay. Bütün kitabı çok severek okudum, zaten Atilla Atalay'ı hep çok severek okurum. Eh, dolayısıyla, şiddetle öneririm. :)

14 Aralık 2016

Üç Cisim Problemi


Üç Cisim Problemi - 三体
Cixin Liu
Çeviren: Zeynep Özmeral
İthaki Yayınları
Kasım 2015 (1. basım)
412 sayfa

Şu kitabın fotoğrafını çekmek için tanıdık bilardo salonu aradım, koskocaman çevremde kimse bir bilardo salonu sahibi tanımıyormuş. Ben de gittim, daha önce birkaç kez önünden geçtiğim bir mekâna (adı Bilaryum Kafe'ymiş, Eskişehir Adalar'da) girdim, "çok affedersiniz, sakıncası yoksa masaların birinde bi' beş dakika fotoğraf çekebilir miyim?" diye sordum. İçeride bir de minik hasta kedi vardı, kalorifer peteklerinin üstündeki bir havluda yatıyordu. Demek ki burada iyi insanlar vardı. E dolayısıyla, konuştuğum iyi insan "tabii ki," diye cevap verdi, topa ihtiyacım olup olmadığını sordu, ben de tamamen estetik kaygılarla siyah, beyaz, kırmızı topları seçtim. Neden illa ki bilardo masası diye tutturduğumu da yazının devamında göreceksiniz. :)

Yine çok karmaşık hisler beslediğim bir kitap var elimde. Kitabı sevdim, ama aslında çok da sevmedim. Kitabı sevmedim, ama aslında bayağı güzel kitap. Bir kere, bilim kurgu edebiyatındaki Batı hakimiyetine rağmen Hugo ödülü almış bir kitap var elimizde, bu bile kitabı okumak için yeter sebep.

1967 yılında, Çin Kültür Devrimi sırasında başlıyor roman, ortalık kan revan, kargaşa içinde, "gerici" olarak etiketlenen akademisyenler sıkıntıda. İşlerinden oluyorlar, ölüme kadar varan cezalar alıyorlar.
Yan tarafındaki bir kadın Kızıl Muhafız, "Yalan söylüyorsun," diye bağırdı. "Einstein gerici bir akademikti. O adam cebini parayla dolduracak her efendiye hizmet eder. O ki, Amerikan Emperyalistleri'nin kucağına gidip onlar için atom bombaları inşa etti. Bilimsel devrim yapmak istiyorsak, görelilik kuramının temsil ettiği kapitalizmin siyah bayrağını indirmeliyiz."
Fizik profesörü Ye Zhetai'ın vahşice öldürülmesine tanık oluyoruz, bu sahneyi profesörün kızı Ye Wenjie de bizimle birlikte izliyor ve sonra tabii manyak oluyor. Ye Wenjie'nin çeşit çeşit sıkıntıyla geçen hayatını, gizli bir üste yaşayan ekibe katılıp orada çalışmasını, evlenip çocuk yapmasını izliyoruz kitap boyunca. Bir yandan da yakın geçmişe (2005'e) atlayıp yeni bilim insanlarıyla, bazı polisler ve askerlerle tanışıyoruz ve bütün bu insanlar ve olaylar bir ağ gibi birbirine bağlanıyor.

Nanoteknoloji üzerine çalışan Wang Miao'nun evine, iki polis ve iki askerden oluşan tuhaf bir grup geliyor, Wang'ı "birkaç akademisyen ve uzmanın katılacağı önemli bir toplantı"ya davet ediyorlar. Toplantıda hazır bulunan grup daha da tuhaf, toplantıyı yöneten bir tümgeneralin yanısıra bir ABD albayı, bir İngiliz albayı, iki de CIA çalışanı var, sonra Çin askerleri, polisler ve çeşitli temel bilim alanlarından akademisyenler... Wang'a uzun bir liste veriyorlar ve bu listedeki bütün bilim insanlarının son iki ay içinde intihar ettiğini söylüyorlar. Bilimin Sınırları adlı bir organizasyona üye olan bu insanların neden intihar ettikleri bilinmiyor; Wang da bu organizasyona davet edilmiş ve daveti kabul etmesini, böylece içeriden bilgi sağlamasını istiyorlar.

Wang bu teklifi önce reddediyor, sonra kabul ediyor, sonra eve dönmek yerine yine bir akademisyen olan (ve intihar eden akademisyenlerden birinin sevgilisi olan) Ding Yi'nin evine gidiyor. Ding Yi, fizik yasalarının zamana ve mekâna göre değişmediğini göstermek için bir deney yapmalarını istiyor. İki adam, bir bilardo masasını tutup kocaman bir oturma odasında dört kez farklı yerlere taşıyorlar. BİLARDO MASASINI! Ağırlığı en iyi ihtimalle 300-400 kg olan masayı. İki adam. Dört kez.
Bu vuruştan sonra masanın konumunu iki kez daha değiştirdiler: İlk önce oturma odasının kapısının yanına, ardından da ilk konumuna getirdiler. Ding iki kez daha topları yerleştirdi ve Wang iki kez daha vuruş yaparak siyah topu deliğe soktu. Sonunda ikisi de terlemişti.
Terlemişler... İki adamcağızın bir bilardo masasını, çay sehpası taşır gibi oradan oraya taşımasının mümkün olmadığını düşünmekte haksız mıyım? Abartıyor muyum acaba? Neyse... Masanın fizik kurallarına meydan okurcasına taşınabildiğini görmezden geliyoruz; bu deney, konum ve zaman değişse de aynı topa aynı şekilde vurunca aynı şekilde hareket ettiğini kanıtlıyor. Sonra Ding, kuantum fiziğinde bu işlerin böyle olmadığını açıklıyor.
"(...) Bu yüksek enerjili parçacık hızlandırıcılar, parçacıkların büyüklük sırasına göre, insanoğlunun daha önce hiç ulaşamadığı bir seviyede çarpıştırılması için gerekli enerjiyi temin etti. Fakat yeni ekipmanlarla yapılan deneylerde aynı partiküller, aynı enerji seviyesi ve aynı deneysel parametreler farklı sonuçlar verdi. (...) Ama sonuç her seferinde farklı oldu. Ortaya bir model çıkmadı."
(...)
"Bu, evrenin herhangi bir yerinde uygulanan fizik kanunlarının var olmadığı anlamına gelir. Bu, fizik... yok demektir," dedi Wang dönerek.
Kafası iyice karışan Wang, hobi olarak çektiği analog fotoğraflarda ortaya çıkan, sonra uykusunda devam eden, sonunda baktığı her yerde görmeye başladığı bir "geri sayım" yüzünden delirmenin eşiğine geliyor. Gözünün önünde uçuşan sayılara bir açıklama bulmaya çalışırken Üç Cisim adlı bir oyunla karşılaşıyor. Sanal gerçeklik gözlükleri ve özel bir kostümle oynanan oyun, gece ve gündüz döngüsü düzenli olmayan bir gezegende geçiyor. Güneşin ne zaman doğacağını bilmedikleri "Kaos Çağı" ile döngünün kısmen düzenli olduğu "Dengeli Çağ" arasında medeniyetlerini sürdürmeye çalışan insanlar, uzun Kaos Çağlarını kendilerini kurutarak, sonra da kuru bedenleri suya atıp canlandırarak atlatıyorlar. Oyun sahneleri ilginç olsa da, Wang tam olarak ne yapıyor da bu oyunda ilerliyor anlamadım ben. Oyuna her girdiğinde rastgele sahnelerde, farklı çağlarda ortaya çıkıyor, etrafı gözleyip insanlarla konuşuyor, hop bitti. Bir de kurguda şöyle bir sıkıntı fark ettim: Wang, gerçek hayatta kendisine verilen bir tomar kâğıdı oyunda ortaya çıkardı! İşte bu, sanal gerçekliğin aşırı büyük başarısı!

Roman bu üç esas hikâye, yani Wenjie'nin geçmişi, günümüzde yaşananlar ve Üç Cisim Oyunu arasında dönüp dolaşıyor ve fazla karışmadan akıcı bir biçimde ilerlemeyi başarıyor. Şimdilik kitaptaki olay örgüsünü bırakıp kendi fikirlerime geçeyim. Kitabın çevirisiyle başlayalım, çeviri çoğunlukla iyi ama bazı yerlerde aksıyor ya da belki yazar aksamış, ben çeviriyi suçluyorum. Emin değilim... Yazım hataları da biraz fazla sanki, bazen oluyor böyle şeyler ama ikinci baskıdan önce tekrar gözden geçirmişler, dolayısıyla ikinci baskı tertemizdir diye düşünüyorum. Minik minik şeyler gözüme takıldı hep kitapta. Wang Üç Cisim oynarken şöyle düşünüyor örneğin:
"Bir gezegenin yörüngesi ister yuvarlak ister elips olsun fark etmez, güneşin onun etrafındaki hareketi periyodik olmalıdır. Gezegen hareketlerinde toptan düzensizlik diye bir şey olamaz."
Sonra ben, koskoca bilim insanı neden gezegen merkezli bir bakış açısıyla fikir üretiyor acaba diye üzülüyorum. Etrafta dönenin yıldız değil gezegen olduğunu çok eskiden çözmüşlerdi oysa... Ya da kitabın geri kalanında tanrıdan eser yokken, bir akademisyen çıkıp "Tanrı, büyük patlama sırasında mikroskopik dünyayı sadece üç uzaysal boyut ve bir de zaman boyutuyla yaratmış," dediğinde canım sıkılıyor.

(Kitabın arka kapağında bahsedilmiş olsa da spoiler içeren bir noktaya değinmek üzereyim, dikkat!) Bir de iletişim mevzusu var, bilardo masasından sonra en çok bu noktada aklım kaldı. Rama'da Arthur C. Clarke uzaylılarla iletişim kurmak için matematiği kullanmıştı ve harika bir fikirdi. Bu kitapta ise, Dünya'dan gönderilen dört paragraflık bir metin (binary ile gönderildiğini varsaysak bile sözcüklere deşifre edilmesi gerekir) yeterli oluyor ve karşıdaki uzaylı bu mesajı çözüp anlamakla kalmıyor, o mesajda bulunmayan sözcükleri de kullanarak aynı dilde uzun bir cevap yazabiliyor. Nerede kaldı semantik? Nasıl oldu bu iş?

Kitabın işlediği fikir inanılmaz güzel, yazar epey de sürükleyici yazmış aslında, Ghost Ship'i anımsatıp ürperten bir bölüm bile var! Ama yukarıda anlattığım gibi aklıma takılan yerler var, bir de kitaptaki karakterleri sevemedim. Kitaptaki karakterlerden nefret de edemedim. Çünkü hepsi dümdüz. Birçok kurgu karakterin ölümüne dakikalarca ağlamış, bazı karakterlere nefretimden kitap sayfalarına homurdanıp car car etmiş, en sevdiklerim mutlu olunca kitabı bırakıp sırıtarak ortalıkta dolaşmış insanım; bu kitaptaki birçok karakterden hiçbiri için hiçbir şey hissedemedim. Belki bir tek başkomiser Shi Qiang hariç. Kaba ve huysuz bir polis olarak ortaya çıktığı kitapta, çok yönlü bir kişilik gösteren, gerçek bir insan gibi konuşan tek karakter oldu. Sonuç olarak, bu kitabı önermeye elim varmıyor ama "okumayın" diye kestirip atabileceğim bir kitap da değil. Konu güzel, kurgu akıcı, güzelinden "hard" bilim kurgu arıyorsanız bu kitabı seversiniz diye düşünüyorum.

Aa, son olarak... Kitabı okurken isimler konusunda zorlandım, sonra bir rehber video buldum, Çince (Mandarin) konuşan bir hanım, yazarın ve kitaptaki belli başlı karakterlerin isimlerinin doğru telaffuzunu açıklıyor. Şurada.

3 Aralık 2016

Sakın Zarar Verme


Sakın Zarar Verme: Hayat, Ölüm ve Beyin Hikâyeleri - Do No Harm: Stories of Life, Death and Brain Surgery
Henry Marsh
Çeviren: Murat Karlıdağ
MonoKL Yayınları
Ekim 2016 (1. basım)
298 sayfa

Künyesinde bulunmaktan aşırı mutlu olduğum bir kitaptan bahsedeceğim size! Hem de editör sıfatıyla, hem de sevgili Yosun Erdemli'yle birlikte. Kitabın her satırını tekrar tekrar okudum; hem çevirmen, hem de Yosun benden önce harika bir iş çıkardıkları için ufak ufak düzeltmeler yaptım, bitti. Kitap hakkındaki yorumların bir kısmını da ben çevirmiş olabilirm. Öhöm... Fakat kapak, iç kapak, künye gibi kısımları ben de baskıdan sonra gördüm. Ben olsam kapağa direkt beyin fotoğrafı koymaya kalkardım, iyi ki o kısmı bana bırakmamışlar. Neyse... Efendim, kitabımız Henry Marsh isimli bir beyin cerrahının -ki alanında çok ünlüymüş, internette biraz bakınınca öğrendim- anılarından oluşuyor. Öğrenciliğinden uzmanlığına, çocuğunun ameliyatından annesinin ölümüne kadar hem kendini hem hastalarını yazmış Marsh. Bol bol tıp terimi kullanıyor ama bir yandan da öyle tatlı tatlı anlatıyor ki, okumak hiç zor değil.

Kitaptaki yirmi beş anı, adlarını bir tümörden, bir cerrahi müdahale yönteminden ya da bir hastalıktan alıyor. Böylece Pineositoma ile başlayan kitap Koroid pleksus papillomu, Astrositom, Oligodendrogliyom gibi tuhaf isimli öykülerle devam ediyor.
"Çoğu zaman beyni keserek içeri girmem gerekir ve bunu yapmaktan hiç hoşlanmam."
Beyin hakkında pek fazla şey bildiğim söylenemez. Sadece %10'unu kullandığımız iddiasının (ve bu bağlamda Lucy adlı berbat filmin) saçmalıktan ibaret olduğunu biliyorum, beynin denizanasından hallice bir jöle topağı olduğunu, farklı bölgelerinin farklı görevler üstlendiğini biliyorum. Hatta kendi beynimin şu yandaki görsele epey benzediğinden eminim. Benimkinde Monty Python yerine Doctor Who bölgesi var tabii. Evet, beyin hakkında bu kadarcık bilgim varken bu kitabı okudum, şimdi birazcık daha fazla bilgim var. Beyinde onlarca, yüzlerce farklı sorun çıkabileceğini, bu sorunların yıllarca gizli kalabileceğini, bazılarının tedavi edilemeyeceğini falan öğrendim. Bir süre, burnum kaşınsa "Beynime bir şey oldu! Ay tümör!" diyecek durumdaydım ama neyse ki kısa sürdü, kitabı bitirdikten sonra normale döndüm.
 "Doğrudan beynin merkezine, bizi uyanık ve hayatta tutan en hayati fonksiyonların tümünün bulunduğu gizli ve gizemli bölgeye bakıyorum. Hemen üzerimde, bir katedral tavanının büyük kemerlerine benzeyen derin damarlar var; içserebral venler, ileride bazal Rosenthal venleri ve sonrasında orta çizgide, mikroskobun ışığıyla parlayan lacivert renkli Galen'in Büyük Ven'i. Nörocerrahlarda hayranlık uyandıran anatomi işte budur."
Beyindeki bölgeleri, damarları, sinirleri ve adını hatırlamadığım diğer şeyleri görkemli bir sanat eserini tarif eder gibi anlatıyor, adamın mesleğini çok sevdiği belli, kıskandım neredeyse. Böyle damarlar, katedral kemerleri, beyin zarı falan derken bir yandan da işinin beyinle değil insanla ilgili kısmını anlatıyor.
Yavaşça ve ağzımdan kelimeleri zorla çıkararak, "Yeniden ameliyat edebilirim," dedim, "ancak bu sana fazladan bir, ya da en iyi ihtimalle iki ay kazandırır... Senin durumundaki insanları ameliyat ettim... Genellikle pişman oldum."
David de aynı yavaşlıkta konuşarak cevap verdi.
"Durumumun iyi gitmediğinin farkındayım. Ayarlamam gereken bazı şeyler vardı... ama şimdi... hepsini hallettim..."
Kötü haber verirken mümkün olduğunca az konuşmanın en iyisi olduğunu yıllar içinde öğrendim. Bu konuşmalar doğası gereği yavaş ve acı vericidir, bu üzücü sessizliği bozmak için durmadan konuşma isteğimi bastırmak zorunda kalırım.
İşte böyle bir kitap. Bana 'editör' diyen ilk kitap olduğu için, kitaplığımda ve hafızamda hep kendi yeri olacak, hatta yıllar sonra dönüp "nasıl olmuş da bana sağlık kitabı emanet etmişler?" diye şaşırmaya devam edeceğim. Tamamen subjektif ve taraflı bir fikir sunduğumdan şüphelenmiyor değilim ama farklı bir şeyler okumak isterseniz, otobiyografik öykülerden oluşan bu kitabı rahatlıkla önerebilirim.

Aaa, bir de... Yüzüklerin Efendisi okumaya başladım, dev ciltte özel basım olanını. Tolkien okumama utancıyla daha fazla yaşayamam diye düşünüyorum, hiç olmazsa 2017'ye kendisiyle gireyim, değil mi? On yıllardır her türlü yorumu ve eleştirisi yapılmış bir seri hakkında yazı yazmaya kalkışmayacağım, o yüzden uzunca bir süre sessiz kalabilirim. Okuduğum ama yorum yazmaya üşendiğim 2-3 kitap var, onları yıl sonuna kadar yetiştirmeye çalışacağım, söz. :)